Transatlantik: Trump-Netanyahu işbirliğinin sınırları | Türkiye, Yunanistan ve Doğu Akdeniz

12.02.2026 medyascope.tv

12 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız Washington'dan Ömer Taşpınar ve Gönül Tol ile birlikteyiz. Dünyayı ve Türkiye'yi konuşacağız. Merhaba arkadaşlar.
Gönül Tol-Ömer Taşpınar: Merhaba.

Ruşen Çakır: Dün ben Ankara'da yeni linçimi yediğim için yayını bugüne erteledik. Her işte bir hayır var diyelim. Gönül, seninle başlayalım. Yunanistan Başbakanı Miçotakis Türkiye’ye geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Cumhurbaşkanlığı’nda bir araya geldi. Görüşmede Doğu Akdeniz konuşuldu. Çok da fazla bir şey yansımadı ama ortada yıllardır çok ciddi bir Doğu Akdeniz sorunu var. Orada ittifaklar kuruluyor, bozuluyor ve Türkiye ile Yunanistan arasında bir tür köşe kapmaca yaşanıyordu ve Yunanistan sanki daha öndeydi. An itibarıyla Türkiye, Yunanistan'la, hatta bir şekilde ABD'nin de devreye girmesiyle, Doğu Akdeniz'de bir anlaşmaya gidebilir mi? Bu sorun ne durumda?
Gönül Tol: Türkiye'nin anlaşmaya gitmek istediği söyleniyor Ruşen. Bundan bir hafta evvel, Washington'da Yunanistan'dan bir delegasyon vardı. Bu Miçotakis görüşmesinden önce “Türk tarafı sorunları çözme konusunda çok istekli.  Peki, bu görüşmeden bir şey çıkacak mı? Çok bir şey çıkacağını zannetmiyoruz, düşünmüyoruz” dediler. Türk tarafının sorunları çözmek için istekli olması şaşırtıcı değil, çünkü aslında Türkiye Doğu Akdeniz'de sıkışmış durumda. Bunun üstüne bir de bu Gümrük Birliği meselesini ekleyelim. Hatırlayalım: Avrupa Birliği, Hindistan'la bir serbest ticaret anlaşması imzalamıştı. Bunun üzerine Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Financial Times'da bir mektup yayımladı ve Avrupalı liderlere seslenerek, Gümrük Birliği'nin modernizasyonu konusunda, Türkiye ile angajman konusunda daha yapıcı davranması gerektiğini söyledi. Bu aslında jeo-ekonomik olarak ayrışan bir dünyada Türkiye'nin ne kadar zorlandığını gösteriyor. Özellikle bu Gümrük Birliği meselesi, ekonomik açıdan da çok büyük bir sıkıntı ve bu sıkıntının dozu uzunca bir zamandır zaten sorundu. Bunun modernizasyonu sorundu. Fakat şimdi Trump'ın Beyaz Saray'da olduğu ve ticaret savaşlarını, Çin'le mücadeleyi artırdığı bir dönemde Avrupa Birliği de kendini korumak için kendince adımlar atıyor ve bu adımlar Türkiye'ye zarar veriyor, Türkiye'nin çıkarlarının altını oyuyor. Bunu bir tarafa koyalım.
Diğer tarafta, birazdan anlatacağım gibi Doğu Akdeniz'de de Türkiye'nin aleyhine birtakım gelişmeler oluyor. Birincisi, Lübnan'ın, Kıbrıs’ta imzaladığı bir anlaşma vardı. Ondan önce Biden döneminde, Lübnan, İsrail'le deniz yetki alanı konusunda bir anlaşma imzalamıştı. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan bir dinamik var ve bu dinamik Türkiye'nin aleyhine işliyor. Bunu da bunun üstüne koyalım. Üçüncü olarak da, enerji konusunda Türkiye’nin stratejik özerkliğinin, o stratejik otonomi güden politikasının iki ayağı var. Birincisi, savunma sanayiinde bir stratejik özerklik elde etmek. Bunun bir diğer ayağı da enerji meselesi. Mesela Türkmenistan'la anlaşma imzalanıyor, Irak'la enerji sorunlarının çözülmesi için ciddi adımlar atıldı. Bu nedenle de enerji sahasında olan bütün bu dinamikleri bir araya getirdiğimizde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Türkiye'nin, Kıbrıs meselesini ve Yunanistan'la sorunlarını çözmesi gerekiyor. Bütün bunların kalbinde olan ortak nokta, Gümrük Birliği'nin modernizasyonundan tutalım, Doğu Akdeniz'deki o aleyhine oluşan dengeyi geri çevirebilmek için bazı hamleler yapabilmesi ve enerji alanında bu stratejik özerklik politikasının içini doldurabilmesi ve bütün bunların çözülebilmesi için Yunanistan'la ve Kıbrıs'la meselelerin halledilmesi gerekiyor. O nedenle, gelen Yunanistan delegasyonunun "Türkiye çok aslında gönüllü, tansiyonu da düşürmek istiyor" söylemi bana çok şaşırtıcı gelmedi.

Ruşen Çakır: Ömer, bu olayın çok ciddi bir İsrail ayağı da var, değil mi? Doğu Akdeniz tartışmasının bir yerinde, İsrail ile Yunanistan'ın ilişkilerinin çok iyi olduğunu görüyoruz ya da ben görüyorum en azından, yanlışsam düzelt.
Ömer Taşpınar: Çok doğru. İsrail ile Yunanistan, buna Kıbrıs'ı da eklemek lazım, Türkiye konusunda endişeleri olan bir ülkeler grubu. En çok kimin bölgede Türkiye konusunda endişesi var diye soracak olursak, buna başta İsrail, sonrasında Kıbrıs ve Yunanistan diyebiliriz. Kıbrıs ve Yunanistan'ınki daha yapısal, geçmişte tarihî perspektifi olan endişeler, İsrail ise yeni boyutu. Bu ülkelerin birbirleriyle Türkiye'ye yönelik sembolik bir mesaj taşıyan bir işbirliği içine girmeleri Türkiye'yi rahatsız ediyor. Fakat aynı zamanda özellikle Yunanistan açısından verilmesi gereken bir karar var. Türkiye konusunda nasıl bir strateji izlemeleri gerekiyor? Önlerinde iki yol var bence. Bir tanesi, Türkiye'yi, Avrupa Birliği'ne sürekli şikâyet eden, Türkiye'yi sürekli bir tehdit olarak gören ve ‘’Türkiye'yi bir şekilde bir mesele olarak nasıl tecrit edebiliriz? Nasıl Türkiye'yi bir sorun hâlinde tutup bu sorunu kendimiz açısından bir avantaja çevirebiliriz?’’ stratejisi. Bunlar negatif stratejiler. Diğeri, 90'lı yıllarda Simitis döneminde uyguladıkları strateji. O strateji ise Türkiye'yi Avrupa Birliği'nde görme, ona yardımcı olma ve Avrupa Birliği ile entegre olmuş bir Türkiye'yi Yunanistan'ın çıkarları açısından çok daha olumlu perspektifte değerlendiren bir bakış açısı. O bakış açısı bence çok daha önemli. Şu andaki Miçotakis hükümeti, bunların ikisi arasında gidip gelen bir hükümet.
Aslında Yunanistan konusunu şöyle düşünmek lazım: Yunanistan, yaklaşık 10 yıldan beri sınıf atlamış bir ülke. Ekonomisini düzlüğe çıkarmış ve Avrupa'yla, liberal demokrasi ve ekonomisini düzeltmiş bir ülke olarak çok daha yoğun bir işbirliği içine girmiş. Eskiden Rusya'ya yakın durabilen bir Yunanistan varken, Amerika ile ilişkilerini revize etmiş ve kendisini Batı'ya, Doğu Akdeniz dediğimiz çalkantılı bölgede, en istikrarlı, en demokratik, en yatırım yapılabilir yer olarak gösteren bir Yunanistan var. Dolayısıyla bir yandan Türkiye'yi alternatif olarak görenlere "Hayır, biz Türkiye'den çok daha emin, istikrarlı, demokratik bir yatırım yapma bölgesiyiz" diyen, aynı zamanda jeostratejik açıdan da ‘’Türkiye'nin verebildiği şeyleri Ukrayna ve Ortadoğu'ya yakınlık konusunda verebiliriz’’ diyen bir Yunanistan var. Ama Türkiye'yi bir düşman olarak da göstermek istemiyorlar. Türkiye, ekonomisiyle, askerî gücüyle Yunanistan tarafından idare edilmesi gereken bir ülke. O yüzden İsrail’le Kıbrıs’la beraber böyle bir cephe oluştururken bir yandan da Türkiye'ye "Merak etme, biz seninle de ilişkilerimizi iyi tutmak istiyoruz" diyen bir denge politikası izliyorlar.
Şununla bitireyim: Ben aynı zamanda Johns Hopkins Üniversitesi'nde yarı zamanlı ders veriyorum ve bu yıl, askerî akademiden bir arkadaşımla beraber okula yeni bir ders önerdik. Dersin adı Doğu Akdeniz. Normalde Avrupa, İslam ve Türkiye üzerine dersler veriyorum. Genelde 10, en fazla 12-13 öğrenci gelirken, bu Doğu Akdeniz dersine 27 master öğrencisi hemen yazıldı. Doğu Akdeniz dediğimiz bölge çok önemli bir bölge hâline geldi. Libya, Suriye, Mısır, Yunanistan, Kıbrıs, İsrail, Lübnan; bunların hepsi Doğu Akdeniz ve bu ülkelerin hepsine baktığında, bunlar içindeki en istikrarlısı, ekonomisi Avrupa'yla en entegre, en yatırım yapılabilir yer gerçekten Yunanistan. Yunanistan o açıdan baktığımızda Doğu Akdeniz içinde kendini bir İngilizce deyimiyle "pillar of stability", yani bir istikrar adası, istikrar sembolü olarak pazarlamak istiyor. Fakat şu da ortada: Neye göre istikrarlı, neye göre daha önemli dediğimizde, Türkiye'nin de önemi ortada. Bu Doğu Akdeniz bölgesinde Batı açısından çok önemli iki tane ülke var, ki bana göre Yunanistan'dan da daha önemli: İsrail ve Türkiye. Doğu Akdeniz'de çatışma dediğimizde, insanların aklına eskiden hep Yunanistan ve Türkiye gelirdi. Bugün Doğu Akdeniz'de çatışma dediğimizde insanların aklına İsrail ve Türkiye geliyor. Yunanistan bunun aslında bir bakıma da meyvelerini yiyor. Çünkü kendisini bu çatışmanın içinde göstermemek ve bir şekilde o ‘’istikrar adası’’ denen yerde “Bakın burası çok karışık bir bölge ama biz istisnai olarak bu bölgede ekonomimizle, siyasetimizle, Avrupa'yla entegre oluşumuzla sınıf atladık. O eski Yunanistan yok. Avrupa'ya birkaç Euro için muhtaç olan, Rusya ile flört eden Yunanistan yok. NATO'ya çok daha bağlı, Avrupa Birliği içinde çok daha entegre olmuş, ekonomisini bir üst seviyeye taşımış, dolayısıyla artık her şeyi ‘Ben nasıl birinci sınıf bir ülke olabilirim? hesapları üzerine kurmuş bir Yunanistan var” diyor. Bu Yunanistan'ın yapması gereken şeylerden bir tanesi de Türkiye ile çok iyi geçinmek. Çünkü Türkiye ile bir savaş, Türkiye ile mesela Adalarda veya Kıbrıs'ta yaşanabilecek herhangi bir istikrarsızlık, Yunanistan’ın bütün kazanımlarını tehlikeye atar.

Ruşen Çakır: Peki, biraz da sizin orada kalalım ve neredeyse ömrünün yarısını Washington'da geçiren Binyamin Netanyahu'dan bahsedelim. Yine geldi ama hâlâ orada mı yoksa döndü mü bilemiyorum.  Şunu hiç anlamıyorum: ‘’Artık bu çağda sürekli böyle zırt pırt gidip gelmesi gerekiyor mu? Uzaktan bir şekilde konuşamıyorlar mı?’’ diye insan düşünüyor. Ama ortadaki kişi Trump olunca, daha bir anlaşılır kılıyor. Nedir aralarındaki ilişki? Sadece ABD İsrail'i destekliyor diye bir ön kabul var. Ama olay bundan ibaret değil herhalde. Bu olayın birtakım “amaları” var diye tahmin ediyorum. Netanyahu da sık sık sizin oraya gittiğine göre, belli ki Trump'tan sürekli istediği bir şeyler var. Benim aklıma ilk olarak İran geliyor. İran ile ABD görüşmelerinin pek de sorun olmadan ilerliyormuş gibi gözükmesi var. Gönül, bu ikisinin arasındaki ilişkinin ana konuları ve varsa ihtilaflar nedir?
Gönül Tol: Netanyahu Washington'a geldiğinde sadece Trump'la görüşmüyor, bunun bir de Kongre ayağı var. Dolayısıyla bir gelişine bir sürü önemli görüşmeyi sığdırıyor. Amerika ile Trump'la ilişkilerde de çok dosya var; Suriye, Lübnan ve Gazze dosyası var. Bütün bunların her birinin ayrı komplikasyonu var. Netanyahu açısından, Biden yönetimiyle ya da herhangi bir yönetimle bunu yürütüyor olsaydı, bunun bir mantığı vardı. Burada bir sürü ihtilaf alanı var. Mesela şu anda Lübnan'da, Hizbullah'ın silahsızlandırılması süreci var. İsrail'in Lübnan'la imzalamış olduğu bir ateşkes anlaşması var, onun gerekleri var, İsrail onun gereklerini yerine getirmiyor, Lübnan da İsrail'in talep ettiği bazı şeyleri yerine getirmiyor ve Trump'ın da Lübnan'da yapmak istediği bir şey var. Ya da Gazze var, İran dosyası var, Suriye dosyası var; Şam ve İsrail arasında ilişkiler yürütülüyor; bir anlaşmaya varılması için Amerika arabuluculuk yapıyor. Yani bir sürü ihtilaf alanı var. Eğer herhangi başka bir Amerikan yönetimi olsaydı, bu her bir dosyanın kendi içerisindeki komplikasyonunu anlar ve ona göre bir adım atardı. Ama Trump için bu, büyük bir resim. Trump buna hangi dosyada olduğundan bağımsız “Ben Netanyahu'ya istediğini veriyor muyum vermiyor muyum? Karşılığında Netanyahu bana ne veriyor?” diye bakıyor. Netanyahu açısından baktığımızda bunların hepsini yönetmek, bu farklı çatışma alanlarının hepsini Trump'la birlikte yönetmek bayağı bir mesai gerektiriyor. Netanyahu o nedenle de bu kadar sık geliyor ABD’ye.
İran ile meselede toplantının iyi geçmediğini anlıyoruz. İyi geçmedi derken Trump "Bir şeye varılmadı, büyük bir şey çıkmadı bu toplantıdan" dedi. Netanyahu'nun istediği şey neydi? Bu yıl sonbaharda İsrail'de seçimler var ve İran'a saldırı Netanyahu'nun istediği bir şey. Ocak ayında, zannediyorum 14 Ocak'ta bir Amerikan saldırısı olasıydı. Hatırlayalım, 13 ya da 14 Ocak’ta Trump İran'daki protestoculara ‘’dayanın, yardım geliyor" demişti. O akşam Amerika'nın İran'a saldırması söz konusu olmuştu. Fakat hem Netanyahu'nun hem de CENTCOM'un Trump'ı ikna ederek ‘’Biz şu anda hazır değiliz. Çünkü böyle bir saldırı olursa, İran, haziran ayında verdiğinden çok daha sert bir yanıt verecek ve biz bu yanıta henüz hazır değiliz. Zaten bütün gemilerimizin hepsi Venezuela operasyonu için Karayipler'de. Bekleyelim" dediği anlaşılıyor ve Trump da bunu dinliyor. Netanyahu bu saldırının şimdi yapılmasını istiyor. Seçimlere ne kadar yakın olursa o kadar da iyi. Fakat bir şekilde İran'a saldırının yapılmasını istiyor ve müzakerelerden sonuç çıkmayacağına inanıyor. Fakat Trump bu görüşmede Netanyahu'ya "Beklemeni istiyorum, ben hâlâ diplomatik ayağa önem veriyorum, bakalım diplomasiden bir şey çıkacak mı? Eğer diplomatik müzakerelerden bir şey çıkmazsa, askerî opsiyon hâlâ masada" diyor. Nitekim, CENTCOM'un söylediğine göre Trump henüz bunun emrini vermemiş ama "Hazırlanın" denmiş. Yani bölgeye ikinci bir filo göndermek için Amerika'nın doğusundan gidecek gemilerin, iki hafta içerisinde bölgede olabileceği söyleniyor. Bazı Patriotlar, hava savunma sistemleri zaten konuşlandırılmıştı. Şimdi ikinci bir filonun, savaş gemisinin gitmesi söz konusu ama hemen de yarın gitmiyor. O nedenle şunu da söyleyelim; Umman'da görüşmeler olmuştu, gelecek hafta İran'la ikinci raunt görüşmeler olacak. Dolayısıyla anladığımız kadarıyla şu anda Trump bu müzakerelere bir şans vermek istiyor.
Peki müzakerelerde ne noktadayız? İran'ı benden çok daha yakın takip eden bir sürü insan, müzakerelerde başarılı olunması için bir fırsat penceresi olduğunu söylüyor. Bugün Hakan Fidan’da söyledi zannediyorum Financial Times'ın haberine göre. Netanyahu ve Trump önceden "Biz sadece nükleer müzakerelerden bahsetmiyoruz. Müzakere dediğimizde bunun içerisine aynı zamanda İran'ın balistik füzeleri, bölgesel yıkıcı faaliyetleri de giriyor. Bu konularda da uzlaşıya varmak zorundayız" diyordu. İran buna karşı çıkıyordu; “Nükleer meseleyi konuşalım ama bu füzeleri, benim bölgesel faaliyetlerimi konuşmak istemiyorum” diyordu. Fakat şimdi Trump, İran'a sadece nükleer konuya odaklanma konusunda bir taviz vermiş gibi görünüyor. Hakan Fidan'ın söylediğine göre de aslında taraflar 2015'tekine yakın bir anlaşmaya varabilirler. Ne demek bu? Trump, İran'ın sınırlı miktarda uranyum zenginleştirmesine ‘’tamam’’ diyecek; bu, çok sıkı bir uluslararası teftişe tâbi tutulmak zorunda kalacak. Karşılığında da İran'a yaptırımların hafifletilmesi konusunda böyle bir taviz verilecek. Bütün bunları düşündüğümüzde, İran uzmanları arasında müzakerelerden bir şey çıkmasına dair bir olumlu hava var. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Bir kere Trump'tan bahsediyoruz, müzakerelerin ortasında İran'a saldırıya yeşil ışık yakmış bir Başkan. O nedenle askerî opsiyon her zaman gündemde.

Ruşen Çakır: Ömer, İsrail'i içimizde en iyi bilen birisi olarak sana şunu sormak istiyorum: İsrail’de bir seçim muhabbeti var, Netanyahu seçime girecek değil mi? Normal şartlarda bölgede attığı adımlar, Gazze ve ABD ile iyi ilişkisi, sanki onun seçilmesini ya da iktidarda kalmasını garanti kılıyormuş gibi görülebiliyor. Gerçekte böyle mi? Çünkü İsrail'in içinde siyasi olarak -ki bir de o bir koalisyonu yönetiyor- bütün bu gelişmelerin doğrudan iç politikaya etkisi olacak. Ne dersin, Netanyahu iktidarını koruma konusunda rahat mı?
Ömer Taşpınar: Kanımca hiç rahat değil Ruşen. Çünkü İsrail toplumu Netanyahu'dan bıkmış durumda. Fakat ‘’ Alternatifi kim?’’ konusunda, henüz solda, hatta sağda da ciddi bir konsensüs, herkesin arkasında toplanabileceği bir uzlaşılmış isim yok. Demografik olarak baktığımızda, toplumsal olarak baktığımızda, İsrail toplumunda artık ‘’sol’’ diye bir oluşum, bir siyasi hareket pek yok. Sağ alternatifler arasında, radikal teokratik bir sağ ve daha milliyetçi, biraz daha seküler olabilecek bir sağ arasında gidiş geliş var. Yanlış hatırlamıyorsam Naftali Bennett galiba bir alternatif olarak sunuluyor. O mesela en azından Netanyahu kadar Siyonizm konusunda taviz vermeyen, iki devletli çözüme hiçbir zaman yanaşmayacak sert bir isim. Çok da seküler değil benim bildiğim kadarıyla. Ama Netanyahu'nun kurmuş olduğu o faşizan, teokratik koalisyona göre daha radikal sağda ama sağda bir isim. Dolayısıyla şu anda İsrail’de mevcut olmayan şey, bir sosyal demokrat, sol alternatif ve bu maalesef ortaya çıkamıyor. İki devletli çözümü isteyen bir toplumsal tabaka yok ve bütün bu taktik operasyonel başarılara rağmen, karşılarındaki Filistin, Hamas, Hizbullah, İran cephesine stratejik olarak önünü görebilen bir İsrail yok. ‘’Bundan sonra nereye gideceğiz, önümüzdeki 50 yılda nasıl bir bölgede yaşayacağız? Amerika ile ilişkilerimiz, dünyayla ilişkilerimiz nasıl olacak?’’ sorularını soran, bana göre oldukça tedirgin bir İsrail kamuoyu var. Çünkü kendi içinde kendi yağıyla kavruluyor olsa da, İsrail aslında dünyada kapitalizmle, küreselleşmeyle iç içe giden bir ülke ve Avrupa'da, hatta Amerika'da da Gazze'de yaşananlar nedeniyle sadece anti-siyonizmin değil, antisemitizmin çok yükseldiği bir dünyada, İsrail entelektüelleri ve sosyal demokratları rahatsız. O nedenle Netanyahu'ya bir alternatif aslında bulmak istiyorlar. Fakat Netanyahu canhıraş, kendi sistemini, rejimini, kendisini hapishaneden kurtarmaya çalışıyor. Çünkü eğer seçimleri kaybederse, hapse gideceği üç aşağı beş yukarı kesin. Biz İsrail'e bir diktatörlük diye bakıyoruz bazen, ama İsrail, başbakanlarının hapse gidebildiği bir ülke. İsrail hâlâ sorunlara rağmen hukuk sisteminin, hukukun ve yargının bağımsızlığının zorlansa da ayakta durduğu bir yer ve bu şartlarda Netanyahu kendini hapiste bulabilir.
Normalde başka ülkelerde çok daha milyonlarca dolarlık yolsuzluklar nedeniyle hapsi boylayan liderler varken, İsrail'de, Netanyahu'nun hapse gitmesine neden olacak yolsuzluklar başka ülkelere oranla çok küçük yolsuzluklar. Bu konuya başka zaman gireriz ama ortada daha çok purolar, şampanyalar, karısına ait birkaç bilezikten bahsedilen, bir de kendine yakın iş adamlarına imtiyaz yaptığı konusunda yolsuzluklar var. Bunlar o puro ve şampanya meselesine göre daha ciddi. Ama genel kanı, Netanyahu'nun bu savaşı son savaşı ve iktidarı hapse alternatif olarak gördüğü ve o nedenle kazanmak için canhıraş uğraşacak. Amerika İran'a saldırsa ve "İran'ı biz değiştirdik, İran'da benim sayemde İslam rejimi çöktü" diyebilirse, seçimleri çok rahat kazanır. Eğer İran'da ciddi bir değişim olursa, Netanyahu bu değişimin mimarı olarak tarihe geçecek. Çünkü Hizbullah'ı, Hamas'ı bitirdi, Suriye'yi o sayede İran'dan aldılar ve Suriye bugün Batı ile daha entegre bir hâle gelmeye çalışıyor. İran'daki rejim de çökerse, Netanyahu "Bunun mimarı benim" diyebilir ve bu kendisine seçimleri kazandırır.
Peki Trump ne düşünüyor bu konuda? Gönül çok güzel anlattı, benim fazla ekleyecek bir şeyim yok. Amerika'da halkın sadece ve sadece %25'i İran'la savaş istiyor, İran'ın vurulmasını istiyor. Trump ‘’savaş’’ deyince halk “Ekonomi ne durumda?” diyor. İran'la bir savaş, İran'a saldırı ve bölgesel savaş tehdidi, Amerika'da ekonomiyi daha da zorlar. Şu anda Trump'ın mevcut imajı, dış politikaya çok fazla vakit ayırdığı, içeride hayat pahalılığı konusuna yeterince odaklanmadığı yönünde. Trump da bunun farkında. O yüzden Ortadoğu'da yeni bir savaş konusunda isteksiz; diplomasiyi gerçekten istiyor. Gönül'ün söylediği gibi, önüne, 2015'te Obama'nın imzaladığı anlaşma getirilse, hemen eyvallah diyecek bence. Ama sorun şu: Buradaki İsrail lobisi çok zorluyor. İran şu anda tarihinin gerçekten en zayıf döneminden geçiyor; "Şöyle bir itsek, şöyle bir vursak, bir yumruk yese çökecek" havasında diyen de çok fazla insan var. Trump da bazen bunları düşünüyor. Netanyahu bu ortamda hem Kongre'ye hem Trump'a "Sakın diplomasi bir çözüm olur diye düşünme" mesajını veriyor. "Mutlaka askerî alternatifi masada tut, hatta yap. Bunu yapmazsan, İran'da rejim bu krizden daha güçlenerek çıkabilir. Eğer şimdi sen bunlarla bir nükleer anlaşma imzalarsan hiçbir bedel ödememiş olacaklar otuz bin kişiyi öldürmüş olmaları için. Balistik füzeyi hâlâ mevcut kapasitede tutuyor olmalarına rağmen, sen bunlara Obama'nın verdiğini verip, bir anlaşmayı zafer olarak ilan edersen, bu gerçekten İran'ın daha güçlenmesine, bu rejimin kendini muzaffer olarak görmesine neden olur" mesajını veriyor.
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt; bütün bu ülkeler "Aman ha, savaş istemiyoruz" diyorlar. Bu ülkelerin Amerika'ya yatırımlarına baktığımızda, İsrail ile karşılaştırılamayacak kadar ciddi ekonomik, askerî ve silah şirketlerinin satışları var. Başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere Körfez'deki Arap bloku İsrail'in tam tersini söylüyor. İsrail "Savaş, savaş, savaş’’ derken, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt "Diplomasi, diplomasi, diplomasi" diyor. Bunlara Türkiye'yi de ekleyelim. O nedenle, bence şu ortamda Trump'ın refleksleri, iç politikayı ve kamuoyunu da kaale aldığımızda, bir anlaşma imzalamak yönünde. O anlaşma muhtemelen İran'ın istediği gibi sadece nükleer konuda sınırlı kalacak. Ama şöyle bir durum olabilir; bence baş müzakereciler o konuda uğraşıyorlar. ‘’Eğer nükleer konuda taviz verirlerse, biz ekonomik yaptırımları azaltacağız. Ekonomik yaptırımlar azaldıkça, "Balistik füzeleri azaltmaya gidin" diyebilir. İran'ın bu kadar balistik füzesi, hava kuvvetleri olmadığı için var. Eğer yaptırımlar azalır da İran önümüzdeki yıllarda kademe kademe hava kuvvetlerini oluşturabilecek bir yere gelebilirse, o zaman balistik füzelerden vazgeçebilir. Ama o zaman da hava kuvvetleri olan bir İran'la karşı karşıya kalırız. Çin'den, Rusya'dan daha rahat uçak alabilen, bunlara izin verebilen bir sisteme girerse, İran böyle bir ortamda belki balistik füzeleri azaltabilir. Ama bu da İsrail'in istediği bir şey değil. Şu anda İsrail'in istediği tek şey, İran'ın bir yumruk yemesi. İsrail'in verdiği mesaj ile Suudi Arabistan'ın, Birleşik Arap Emirlikleri'nin verdiği mesaj tam tersi. Bana göre Trump'ın refleksleri, daha çok Muhammed bin Selman'ı, Muhammed bin Zayed'i, Tayyip Erdoğan'ı ve kendi halkını dinlemek üzerine.
Venezuela'da aynı dinamikler yoktu. Venezuela'da halk, Venezuela'da yaşanacak bir operasyonun bu kadar karşısında değildi. Çünkü Venezuela'ya savaş senaryosu yoktu; oradaki mesele bir operasyondu. Burada Hamaney'i öldürme operasyonu olmayacak; burada İran çok ciddi misilleme yapacak. Bunun sinyallerini de İran çok iyi bir şekilde verdi, “Bölgeyi kana bularız" dedi ve bölge korktu. Trump da bundan korkuyor. Netanyahu o nedenle burada ve bence Trump'ı “Aman o yumruğu at, vazgeçme yumruktan" diye ikna etmeye çalıştı. Ama bana göre Trump şu anda yumruk atmaya pek meyilli değil. Daha çok içeriye bakmak istiyor. "İran'ı yeterince uyardım" diyor. İran’la nükleer konuda basit bir ilerleme, zafer ilan etmesine neden olacak ve içeri odaklanacak. Şurada ara seçimlere az bir zaman var. Trump’ın ekonomiyi öncelemesi lazım, çünkü iç politikada ciddi bir hezimete doğru gidiyor.

Ruşen Çakır: Ömer, ağzından ballar akıyor. Hezimete giden Trump, hapse gidecek olan Netanyahu. Hadi bakalım. Evet, Allah yollarını kapalı kılsın diyelim. Dışarıdan bakan birisi olarak, bu benim kişisel yorumum. Çok teşekkürler Gönül Tol ve Ömer Taşpınar. Transatlantik'i burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
20.02.2026 Yine yeniden: Din elden gidiyor
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
19.02.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: TBMM komisyonu görevini yerine getirdi mi?
19.02.2026 Edgar Şar ile söyleşi: İktidarın hedefi iç cepheyi tahkim değil iç politik dengeyi değiştirme
19.02.2026 Rapor bitti, süreç sürüyor
18.02.2026 Ümit Akçay ile söyleşi: Mehmet Şimşek giderse neler olur?
18.02.2026 “Liderler zirvesi” toplanır mı? Toplanırsa ne olur?
17.02.2026 Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı